cami halıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cami halıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

El dokusu halıcılığın Niğde ilinde örgütlenme durumu


16,17 ve 18. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğunun önemli halıcılık merkezlerinden biri olan Niğde ilinde el dokusu halıcılık faaliyetleri ile ilgili olarak elde edilen bilgilerin en eskisi Sultan Abdülaziz devrinde başlamaktadır. Bu dönemde yayınlanan Hicri 1292 (M 1875) tarihli Konya Salahnamesi'nde " Niğde Sancağı'nın Mahsulat'i Araziyesi" başlığı altında, Niğde yöresinin o dönemlerdeki tarım ve sanayi ürünleri verilmektedir. Burada, "haşhaş yağı, kitre, kökboya, fınik, güz yapağısı, kilim, halı, halı yastık, terki heybesi, çarşı heybesi, şalvar, aba, kıl işi, çadır, kıl harar (çuval), köstek, peybent (bukağı), torba vb." gibi dokuma ve dokumayla ilgili malzemeler belirtilmektedir (Deniz 1988).
Benerli (1949) de, 1929 yılı bölge ticaret odalarından alınan bilgiler doğrultusunda Niğde ilinde halı üretiminin 437200 TL değerinde olduğunu ifade etmektedir (Öztürk 1987).
Dirik (1938) ise genellikle seccade ve kısmen de taban tipinde dokunan Niğde halılarının dikkate değer güzellikte olduğunu, kırmızı, mavi ve sarı renkler kullanıldığını, 100 cm'sinde 600-900 düğüm bulunan orta kalitede halılar olduğunu ifade etmektedir. Bundan sonraki bilgiler ise 1955 yılından başlamaktadır.

9 Eylül 2011 Cuma

Cami Halısı

   İyi Günler!,

Sizler için bu gün bir firmayı tanıtmak istiyorum. Bu firma İkra Halı firmasıdır. Sizler için sunmak istedikleri bir çok hizmet ve sektörel halılar ile yaklaşık 107 yıldır buradalar. Sizler için bir çok modeli üretip satıyorlar. Bünyelerinde yaklaşık 1000'e yakın motif bulunmaktadır. Sizlere sundukları hizmetten bir gram şüphem yok geçenlerde bir alışverişimiz oldu. Çok sağlıklı halıları mesela hiç koku yapmıyor. Sizlere sağlıklı bir halı sunduklarını deneyerek gördüğümüzü ve çok sağlam referansları bulunmaktadır.
İkra Halı bildiğimiz kadarı ile 3 büyük sektörde halı üretimi yapmaktadır.
Cami Halısı : Mosque Rugs yani Cami Halısı üretimi yapan ve bunu da iki farklı ana dalda yapan firma;
Yün Cami Halısı: Tamamen yeni ve yıkanmış bir yünden sizlere bir halı üreten firma sağlıklı bir model sunduğunu belgeler ile kanıtlıyor.
Akrilik Cami Halısı: Akrilik bir halının en iyisini ürettiklerini bildiğimiz firma sizlere sağlıklı modeller sunmakta emin adımlarla ilerliyor.
Otel Halısı : Oteller için özel projeler geliştiren firma gerçekten hoş modeller ile sizlere hizmet vermektedir.
Yurt Halısı : Öğrencilerin kaldığı yurtlara özel işlemler geçiren firma kendi profilinde sağlıklı ürünler sunmaktadır.

6 Eylül 2011 Salı

Osmanlı Cami Halısı


16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Saray Cami halılan denilen, teknik ve desen bakımından tamamen farklı bir cami halı grubu ortaya çıkmaktadır (Aslanapa 1984). Gördes düğümü sağlam olmasına rağmen kıvrık ve çok ince detaylı halıların yapılmasına elverişli olmadığından, Osmanlıların natüralist yaprak ve çiçek desenleri İran düğümü ile birleştirilmiştir. Hepsi Gördes düğümü olan bütün diğer Türk halılanndan farklı olarak İran düğümü ile hazırlanan bu halılar sık düğümler ile kadifeyi andıran yumuşak bir etki bırakmaktadırlar. Osmanlıların 1514' de Tebriz'i ,1517' daKahire'yi fethetmesi Türk halı sanatı bakımından önemlidir. Osmanlı saray halıları Memluk halılarının teknik, malzeme ve renk etkisi altında meydana gelmiştir. Osmanlı saray halılarında kırmızı,koyu mavi, san, çimen yeşili gibi renkler kullanılmıştır. Ayrıca çözgü, atkı ve ilmeleri yündür. Bazılarında çözgülerde sarımtırak yeşil ve atkılarda kırmızı renk kullanılmıştır. Bursa 'da yapılmış olduğu ileri sürülen halılarda ise malzeme farkı görülmektedir. Bunlarda çözgü ve atkılar ipekten yapılmış,atkılar kırmızı renkte boyanmıştır ve bükümsüz tek ipliktir. Çözgüler sanmtırak yeşil renkte üç ipek iplikten bükülmüştür. Hav tabakasını oluşturan yün iplikler Mısır'da olduğu gibi S şeklinde bükülmüştür,beyaz ve açık mavi kısımlarda pamuk ipliği kullanılmıştır. Pamuk iplikler Anadolu'ya has bir teknik olan Z şeklinde bükülmüştür. Osmanlı saray halılarında altın ve gümüş iplikle dokuma ve işleme hiç kullanılmamıştır. Fakat kullanılan yün o kadar ince ve yumuşaktır ki ipek hissini uyandırmaktadır. Düğümler çok ince ve sıktır ; m2'de ki düğüm sayısı 200000-700000 arasında değişmektedir. İnce ve dökümlü olmalarından dolayı masa örtüsü olarak kullanılmaya elverişli biçimde olanları da vardır. Bilhassa çok nadir olan yuvarlak halılar da dokunmuştur ki bunların tanınmış bir örneği Washington , Corcoran Art Gallery'de bulunmaktadır. İlk Osmanlı saray halılarının Kahire'deki Memluk halılarının tezgahlarında dokunmuş olması, bu ilk örneklerde Memluk halılarının motif ve renklerinin kullanılmasına yol açmıştır. 1600 'den sonra Memluk üslubu etkisi yok olmuştur. Saray halılarında Uşak halılarından farklı olarak madalyon teması ikinci planda kalmıştır. 16. yüzyıl İran halı sanatından ilham alınmış sivri kıvrak hançer yapraklan, palmet şekilleri ve madalyonlar tipik bir Türk üslubunda natüralist lale, sümbül, karanfil çiçekleri ile birleştirilerek yeni bir halı deseni dünyası yaratılmıştır. İran halılarının zemin dolgusu olarak görülen kıvrak dal sistemi, Osmanlı saray halılarının zemininde daha gevşek halde esas motif olarak kullanılmıştır. Çiçeklerin bu kadar natüralist hatlarla çizilişine ancak Türk sanatında rastlanmaktadır. Bunlann örnekleri Osmanlı sarayında, kumaş ve çini desenlerini de çizen nakkaşlar tarafından hazırlanmıştır. Osmanlı saray nakkaşlarının 16. yüzyıl boyunca geliştirdiği üsluplar ,Osmanlı saray halılannda en olgun şekilde birleşerek, saray halısı sanatındaki üstünlüğünü ortaya çıkarmıştır. Osmanlı saray halılarının bir diğer özelliği de ,İran halılarına has madalyon düzeninin tamamen Türk halılanna has bir şekilde uygulanışıdır. İran halılarında esas motif olan madalyon, bu halılarda ikinci derecede bir motif olmuştur. Karakteristik motifler 18 yüzyıl boyunca yaşatılmaya devam etmiştir. Osmanlı saray halılarının zarif örnekleri Avrupa halı sanatım da etkilemiş, özellikle İspanya halılarında taklit edilmiştir. Saray halıları zengin ve girift görünüşlü desenlerinden dolayı Avrupalı ressamların tablolannda nadiren resmedilmiştir (Yetkin 1991, Aslanapa 1997a).
Türk halı sanatının, sağlam bir geleneğe dayanan teknik ve motifleriyle 18. yüzyılda altın çağı sona ermiş, bir duraklama ve giderek gerileme devresine girmiştir. Bununla birlikte, I. Dünya Savaşı'na kadar Türkiye dünya halı ticaretinin merkezi ve transit
pazarı durumundadır. 1910-1914 arasında Türkiye'deki halı tezgahlarının ve bu alanda çalışan işçilerin sayısı ile bunların belirli merkezlere göre dağılımı çizelge. 2.1'de verilmiştir (Dölen 1992).
Çizelge .2.1. 1910-1914 arasında halı tezgahlarının ve bu alanda çalışan işçilerin belirli
merkezlere göre dağılımı
Bölgeler
Tezgah sayısı
işçi sayısı
Tezgah başına işçi
Uşak-Kula çevresi
4555
14476
3.24
İsparta çevresi
3710
10781
2.91
Kayseri-Bünyan çevresi
6470
18800
2.90
Öteki bölgeler
4510
16025
3.55
Toplam
19145
60082
3.14

Yine 18. ve 19. yüzyıllarda İzmir ve çevresi önemli bir halı üretim merkezi ve ihracat limanı olarak görev yapmıştır. 19.yy.'da Avrupa ülkelerinden gelen yoğun talep üzerine ihracata yönelik halı üretimine ağırlık verilmiş ,İzmir ve yöresine önemli miktarda halı siparişi verilerek halı dokutturulmuş ve ihracat limanı İzmir olduğu için İzmir halısı adı altında bir kavram Avrupa piyasasına girmiştir. Bunun sonucunda Anadolu'nun bazı bölgelerinde geleneksel aile üretimi bırakılmıştır. Bu yüzyılda Trabzon limanından da İran'a halı ihraç edildiği bilinmektedir. Ticari halıcılığın bu ilk döneminde bir İngiliz şirketi olan Şark Halı Şirketi, yaklaşık 40 yıllık bir süre içerisinde (1880-1920), Batı Anadolu'da birbiriyle bağlantılı dokuma atölyeleri ve iplik eğirme fabrikalarından oluşan büyük bir ticari ve endüstriyel ağın kurulmasını sağlamıştır. 1913 yılında yabancı rakiplerini ortadan kaldırıp halı imalat ve ihracatını tek elden yürüten tek yabancı şirket durumuna gelmiş, 8156 tezgah ve bu tezgahlarda çalışan 25257 dokuyucu kapasitesi ile 20 yılda (1893'ten 1913'e kadar ) 1087000 m2 halı üretimi yapmıştır. Bu İngiliz şirketi evlerinde çalışan çok sayıda dokuyucuya iş imkanı sağlamıştır. Ancak bu yüzyıllarda üretilen halılar hiçbir zaman renk, desen, renk uyumu ve işçilik yönlerinden önceki yüzyıllarda dokunan halılara erişememişlerdir. 1913 yılında atölyelerde yapılan halı üretimi daha yoğun olmasına karşın ev üretimi %42 oranında devam etmiştir. 1920'lerde İngiliz Şirketi gerilemeye başlamış, 1930'ların ortasında yok olmuştur. Bu yıllar halı ihracatının azaldığı yıllardır ve bunda şirketin gerilemesinin de özel bir yeri vardır. Bir başka sebep ise uluslararası halı ticaret merkezlerinde meydana gelen değişikliklerdir. İstanbul'un doğu halıları ticaret merkezi olması Türkiye'nin halı üretim ve ihracatını önemli ölçüde etkilemiştir. Oysa iki Dünya
Savaşı arasındaki dönemde toptan halı ticareti merkezi önce Londra daha sonra da Hamburg'a kaymıştır (Kurmuş 1974, Ayata 1987, Çadırcı 1991).

23 Ağustos 2011 Salı

TÜRK EL DOKUSU CAMİ HALI SANATI TARİHÇESİ


Türklerde el dokusu halıcılığın tarihçesini Türk Sanat Tarihi ve Kültürü içerisinde incelemek ve değerlendirmek gerekmektedir. Türk kültürünün sanatsal duyarlılığını doğrudan yansıtması açısından , bozkır göçerinden bu yana kesilmeden süregelen en önemli tek sanat geleneği el dokusu halıcılıktır. Türk sanatının kaynağına inebilmek , Türklerin en eski çağlarda yaşamış oldukları bölgelerde inceleme yapılmasına bağlıdır. Coğrafi açıdan bakıldığında ,Türk sanatının başlangıcından günümüze kadar olan devre içerisinde, eski dünyamn üç büyük kıtasına yayıldığı görülmektedir. Türk sanatının doğduğu, ilk adımlannı attığı ve geliştiği yer Orta ve îç Asya'dır. Bu nedenle Türk sanatı tarihi çalışmalarında Asya boyutu dikkatle incelenmelidir. Çünkü kurum, ilke ve teknikler bu bölgelerde oluşmuş, İslamiyet'ten önceki ve sonraki devirlerde Suriye,

Irak , Mısır, Kafkasya, Kırım, Doğu Avrupa ve Balkanlar' a uzanmıştır (Çoruhlu 1998).
Fiziki coğrafya açısından bakıldığında, Orta Asya sıra dağlar, çöller, bozkırlar ve yaylalardan meydana gelmiş, 35 ile 55. enlemler arasında yer alan geniş bir sahadır. Türkiye'nin de içinde bulunduğu ve "halı kuşağı" adı verilen bu bölgede Türk kavimleri yaşadığından buraya Türkistan da denilmekte ve Eski Persler'in yine bu bölgeye Turan adı verdikleri bilinmektedir. Bugün siyasi yönden Türkistan'ın büyük bir kısmı Bağımsız Devletler Topluluğu'na dahil olup, Doğu Türkistan ise Çin Halk Cumhuriyeti devletinin sınırları içindedir.
Orta Asya bozkırının kültür kronolojisine İsa'nın doğumundan beş bin yıl öncesine inerek başlamak gerekmektedir. Mezolitik Çağda (Yontma Taş Devri) Orta Asya'da buzlar çekilmiş, bataklıklar ve göller meydana gelmiş, geniş ormanlar oluşmuş ve iklim ılımanlaşmıştı. Bu devirde Sibirya ormanlarında yaşayan topluluklar ateşi kullanmayı öğrenmişler,küçük hayvanları evcilleştirmişler, meyvelerden yararlanmaya başlamışlar, avcılık ve balıkçılıkla uğraşmışlardır. Bu kültür insanları saplı büyük baltalar kullanarak ağaçlan kesmeyi ve içini oyarak kanolar yapmayı öğrenmişlerdir.
Mezolitik Çağı izleyen Neolitik Çağ (Cilâlıtaş Devri) kültürü Orta Asya'da Mançurya'dan Hazar Denizi kıyılarına kadar yayılmıştır. Bu çağın ilk defa M.Ö.V . ve II . bin yılları arasında Doğu Türkistan ve Moğolistan'da geliştiği tahmin edilmektedir (Diyarbekirli 1972). Neolitik Çağ , insanoğlunun kültürel evriminde yepyeni bir aşama olan Temel Beslenme Devrimine öncülük etmiş olması açısından önemlidir. Söz konusu olan devTİm, insanın artık yiyeceklerini avcı-toplayıcıhkla elde etmeyi bırakıp, milyonlarca yıldır ilk kez kendisi yetiştirerek üretmesi anlamına gelmektedir. Bu üretim tarzı, toprağın ekilip biçilmesini içeren tanmsal etkinliklerin ve hayvan yetiştiriciliği ile cins ıslahı tekniklerini içeren hayvancılık etkinliklerinin keşfedilmesine dayanmaktadır. İnsan bundan böyle belirli bir yerde yerleşmek zorunda kalmıştır. Tarihte ilk kez sağlam ve dayanıklı yapılar kurmak gereksinimi doğmuştur.
Hasattan sonra ürünlerini korumak amacıyla yapılan sağlam ambar ve korunaklardan esinlenerek ,kendi barınaklarını da daha işlevsel ve dayanıklı biçimde kurmaya başlamışlardır. Buğday ve arpa tanmının yapılıyor olması bunların pişirilmesi için daha elverişli mutfak eşyası gereksinimini birlikte getirmiş ve sonuçta çömlekçilik gelişmiştir. İnsan evriminde çığır açan bu yeniliğin bugünkü Filistin'de Erivan vadisinde başladığı sanılmaktadır. Bunun yanında Neolitik Çağ toplulukları yaptıkları araç gereçlere perdah ve cila uygulayan ilk insan grupları olarak tarihe geçmişlerdir (Wells 1994).
Batı Türkistan'da Aşkabat yakınında bulunan Anav Bölgesi İç Asya'nın en eski kültürünü barındırmakta olup, Paleolitik Çağın (eski yontma taş devri) avcı-göçer yaşamının izleri görülmekte ve bu kültür dört devreye ayrılmaktadır.
Birinci devre M.Ö. 4500 yıllarında başlamakta ve M.Ö. 3000' in sonlarına kadar devam etmektedir. Rus arkeologları tarafından Harezm'den Kuzey Sibirya'nın ormanlık bölgelerine kadar yapılan kazılarda elde edilen bu devre ait bulgular insanlığın uygarlık alanındaki gelişmesinin ilk basamağını tanıtması açısından önemlidir. Kazılar sonucu bu devrede İç Asya'nın bazı bölgelerinde tarım ve hayvancılığın başladığı, iplik bükme ve dokumanın bilindiği, topraktan eşyalar yapıldığı öğrenilmiştir. Moğolistan'ın güneyinde ve
Çin' de neolitik kültürün etkisiyle çömlekçiliğin önem kazandığı ve bu dönemin özellikleri arasında pişmiş topraktan kapların içleri siyaha dışları kırmızıya boyanarak kullanıldığı ifade edilmekte, ayrıca ilkel bezemelerle birlikte "sgrafıto tebliği "nin de kullanıldığı görülmektedir. Pişmiş topraktan yapılan kadın takıları ile boyalı çömleklerin yapılışları arasında ortak yönler olduğu belirtilmektedir.
Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 yıllarında güneyde Amu-Derya Deltası'nda ve Harezm' de Tolstov tarafından Kelteminar Kültürü şeklinde adlandırılan yepyeni bir kültür ortaya çıkmıştır. Harezm'in en erken uygarlık akımları bu kültür ile başlamaktadır. Aşkabat civannda siyah ve kırmızı çömlek yapan ve dokumacılıkla uğraşan Anav'lı çiftçilerin de bu topluluğa büyük etkisi olduğu ifade edilmektedir.
Kelteminar Kültürü insanları balıkçılık ve avcılık yapan yerleşik topluluklardır. Bu kültürün çömlekleri ile Çin'de, Kansu'da, Honan'da ve Ukrayna'da bulunan örnekler arasında ortak yönler olduğu belirtilmektedir.
Bundan sonraki ikinci devre M.Ö. III. bin ile II. binin, bin yedi yüze kadar olan bölümünü kapsamakta ve Afcmasievo Kültürü olarak bilinmektedir. Sibirya' da Bronz Çağı ile ilgili en önemli bilgileri veren bu bölge kendinden önceki diğer bölgelerde olduğu gibi adını Yenisey Havzası'nda bir siteden almıştır. Bu kültürün yalnız mezarları tanınmakta olup, kazılarda ortaya çıkarılan kırmızı ya da beyaz bantlı basit çömlekler renk ve teknik özellikler bakımından İran' da Susa ve Sialk gibi Yakındoğu kültürleri ile Anav Kültürünü hatırlatmaktadır.
Bunu izleyen yerleşik ve göçebe yaşamını birlikte sürdüren toplumlara ilişkin bir Bronz Çağı kültürünün verileri Urallar'la Yenisey-Altay Bölgesi arasında saptanmıştır. M.Ö. 1700 ile 1200 yılları arasında yine Sibirya' da başlayan bu yeni kültür adını Yukarı Yenisey'deki Andronovo sitesinden almaktadır. Madenleri eriterek işlemeyi öğrenen, yaygın şekilde binicilikle uğraşan, insanları savaşçı ve göçebe olan Andronovo Kültürü kalıntıları; şekillendirilmiş bakır eşyalardan ve kuvvetli aristokrasi yönetimine işaret eden taş levhalarla kaplanmış mezar gruplarından oluşmaktadır. Bu kültürün mensupları Altaylar'da ve Tanrı Dağlan'nda Hun dönemine, hatta Göktürk Çağı'na kadar gelmişlerdir.
Bazı sanat tarihçiler bu kültür insanlarını Türk ırkının prototipi olarak kabul etmektedir.
Yenisey' in Karasuk Kolu üzerinde bulunan ve öncekilere oranla daha gelişmiş bir metalürji bilgisine sahip olan Karasuk KültüriV nün ortaya çıkması ile Andronovo devri sona ermiştir. Altaylar'da ise bu kültür bir müddet daha hüküm sürmüştür.
Karasuk Kültürünün Kuzey Çin ile ilişkileri olduğu saptanmıştır. M.Ö. 1200-700 yılları arasında tarihlenen yerleşmiş Karasuk Kültürü verileri, bir önceki kültüre oranla daha fazla miktarda olduğu gözlenen, taş levhalarla kaplanmış mezarlardır.
Ortaya çıkan bu mezarlardan nüfusun oldukça artmış olduğu anlaşılmaktadır. Mezarlarda bulunan insan kalıntılarının kimi uzanmış, kimi çömelmiş pozisyonda gömülmüş, kimileri de yakılarak külleri gömülmüştür. Mezarların yanında üsluplaşmış, insan yüzlü, oymalı kamalar ile ok başları bulunmuştur.
Maden olarak hala bakır ve bronz kullanılmaktadır. Altaylar ve Tanrı Dağları'nda çok tanınan ve sonradan Saka ve Hun sanatında da görülen Hayvan Üslubunun burada doğduğu ve geliştiği bilinmektedir. Karasuk Devri'nde Orta Asya tarihinin karakterini değiştirecek toplumsal ve ekonomik yapıda değişiklikler ortaya çıkmış, bozkır toplumları yeniden göçebe yaşamına geçmişlerdir (Diyarbekirli 1972, Kuban 1993).
Bu devirden sonra genel olarak Atlı Kültürü adı da verilen, M.Ö. VI. yy. ile M.Ö.II-I. yy. arasında Güney Sibirya'da Tagar gölü ve adasının adını taşıyan Tagar Kültürü, Altaylar' da iseMayemir bozkırının adını taşıyan Mayemir Kültürü hüküm sürmüştür (Diyarbekirli 1972 ,Çoruhlu 1998).
Böylece M.Ö. VII. Yüzyıla kadar Avrasya bozkır kuşağında birbirlerini izleyen ve bozkır çevresindeki Yakındoğu ve Çin ile ilişkileri saptanan bir yerleşik kültürler etkinliği söz konusudur. Bazı sanat tarihçiler bu kültürlerin Türk olarak tanımlanabilecek toplumlarla ilişkisi olabileceğini ve genellikle Türklerin Anayurdu olduğu konusunda kesin bir yargıya varılmış olan Altay Bölgesi'nin de bu kültür alanının genel coğrafi sınırları içinde olduğunu belirtmektedir (Kuban 1993).
Genel atlı kültürü içinde kendilerine özgü bir anlayış, örf ve adetleri ile yaşayan, en önemlisi Türkçe konuşan, tarihin bugüne kadar kaydettiği en eski Türk uruklarından biri, Avrupalıların Hım adını verdikleri, Çinliler' in ise Hiımg-mı dedikleri topluluktur. Hunlar'ın ilk yerleşim yerleri bugünkü Moğolistan' dan Altaylar' a kadar uzanan topraklar üzerinde bulunmaktadır. Hunlar hakkında ilk tarihi kaynak M.Ö. 318 yılında Hunlar ile Çinliler arasında yapılan bir anlaşmaya dayanmaktadır.
Türk Sanatı'mn kaynaklarına inerken, Hunlar'ın günlük göçer yaşam tarzlarını incelemek gerekmektedir. Hunlar'da boyların çekirdeğini kan akrabalığına dayanan aile oluşturmakta ve aileye ocak adı verilmekte, geniş aileler varlıklı oluşlarına göre, birkaç çadırı bir araya kurarak birlikte yaşamakta ve bu küçük topluluğa avul denilmekte, birkaç avul topluluğunun oluşturduğu kitleye oba ya da oymak, bir araya gelmiş oymaklara boy, boyların oluşturduğu topluluğa uruk denmekte ve urukların birleşmesiyle budun yada millet kavramları ortaya çıkmaktaydı.
 Çin kaynaklarından edinilen bilgilere göre Hunlar 24 uruktan oluşmakta ve toplulukların başında mutlaka başbuğ adı verilen idareciler bulunmaktaydı. Hunlar'ın yerleşik oldukları bölgelerde yapılan kazılar sonucunda, evcil hayvanlar arasında atın ön planda yer aldığı belirtilmektedir. Binicilikten başka at sürülerini beslemelerinin bir diğer nedeni de etinden, sütünden ve derisinden yararlanmalarıdır.
At derisinden, omuza atılan pelerin ve kayış yapıldığı gibi hayvan koşumlarının yapımında da yararlanılmaktaydı. Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta, Pazırık ve Noin Ula kurganlarında atların gömüldüğü bölümlerden eğerler, koşum takımları ve eğer altı örtüleri gibi bir çok atla ilgili buluntular ortaya çıkarılmıştır (Diyarbekirli 1972).
Bulgular arasında, bir yüzey süsleme tekniği olan eğri kesim tebliği ile yapılmış, koşum takımlarını süsleyen ahşap kabartmalar, ağaçtan oyma heykeller ve dekoratif sarkıtlar yer almaktadır.
Eğri kesim tekniği Hunlar' dan bu yana İslami döneme kadar bütün İç Asya'daki Türk urukları arasında yaygınlaşmış ve yüzyıllarca uygulanmıştır.
Atlı kültürü içinde daima tetikte, hazır bir durumda bulunmalarını sağlayan en önemli unsur barınaklardır. Pazırık kurganlarından çıkan buluntulardan sonra, Hunlar'ın bu devirde barınak olarak birkaç çeşit çadır kullandıkları ortaya çıkmıştır. Çadıra keregii, kerekü, yurd ya da kibitka adı verildiği ve bir ahşap konstrüksüyon olan karkasın üzerini örtmek için keçe ya da enlemesine dokunmuş ve çift kat dikilmiş bezler örtüldüğü belirlenmiştir. Hun topluluklarındaki kadınlar ve kızların tüm zamanlarını kolan dokuma, keçe yaygı yapımı, yapağı ve yün boyama, iplik bükme, kumaş dokuma ve halı dokumacılığı yaparak geçirdikleri ifade edilmektedir. Böylece Türkler'in dünya medeniyetine bir hediyesi olan el dokusu halıcılığın ilk izlerine bu devirde rastlanmaktadır.
Dokunan halıların çadırın zemininde yer yaygısı, çadır kapısı ve eyer altı örtüsü olarak kullanıldığı belirtilmektedir. Turfan bölgesindeki duvar resimlerinden, üzerinde yatmak ve üste yorgan olarak örtmek amacıyla da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Otağ ve saray halıları ile sıradan kişilerin kullandıkları ev halıları arasında kesin bir ayrılığın olduğu ifade edilmektedir (Ögel 1991).
Çadınn tam ortasında ateş yakılan ve kutsal sayılan bir yer bulunduğu, bu yerin arkasında yaşlı erkekler ve misafirler için ayrılmış tör (baş köşe) adı verilen şeref köşesinin yer aldığı, bu köşenin nakışlı keçeler ve ince bir zevkle dokunmuş halılarla döşendiği, Ocakçı adı verilen bu halıların 2-3 metre ebadında dokunduğu ve yalnız zengin göçebe topluluklarında, özellikle oymak başkanının misafir kabul ettiği çadırlarda kullanıldığı görülmektedir.
İç Asya' da rastlanan göçebe çadırlarında genellikle dip halısı, salaç, giyirmek, çarpay vb. şeklinde adlandırılan 2.80x1.60 m. büyüklüğünde ve daha küçük hah örneklerine rastlanmıştır. Bu ebatların üstündeki halıların yapım ve kullanım açısından göçebe yaşam tarzına aykırı olduğu ifade edilmektedir. El dokusu halı tezgahlarında ayrıca çadır duvarlarına asılmış ya da yere konan araç gereç heybesi ve çuvallar, büyük deve heybeleri ve at heybelerinin de dokunduğu bilinmektedir (Diyarbekirli 1972, Ögel 1991).
Göçebe Türk toplulukları hem kullandıkları eşyaları hem de süsleme aksesuarlarını tamamıyla yetiştirdikleri hayvanların yünlerinden yararlanarak yapmışlardır. Yün, günlük yaşamda kullanılacak; elbise, çadırın üstünü örten ve çadırın tabanına serilen keçe, çorap, çadırın içinde kullanılacak kumaş, kilim ve halı gibi çeşitli dokumalar ile çadırla ilgili diğer gereçlerin yapımında kullanılan, her an ellerinin altında olan, kolaylıkla elde edilebilen önemli bir hammaddedir.
İhtiyacın dışında geleneksel olarak da el dokumacılığı ve el dokusu halıcılıkla uğraşılmıştır. Örneğin: kızların çeyizlerine koymak üzere belli miktarda keçe, kımız tulumu, halı, kilim, cicim, çanta, heybe, torba dokunması bir zorunluluktur (Saynaç 1965a, Diyarbekirli 1972).
Keşfedilen Hun kurganlarından elde edilen bulguların hemen hepsinde Türk boylarının tarih boyunca dini inançları, ölü gömme töreleri ve geleneklerinin izlerine rastlanmaktadır. Örneğin: Ortaçağın sonunda Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, İran ve Anadolu' da bulunan bazı Oğuz boylarının mezarları üzerine at ve koç heykellerini dikme adeti ve hatta evlerinin çatısını taşıyan ahşap direklere koç boynuzu işleme geleneği Hun Dönemi'nden beri süre gelen kurban sunma geleneğine oldukça benzetilmektedir. Günümüzde bile, Anadolu'nun doğusunda bazı bölgelerde evlerinin kapısına koç kafası asma geleneğinin devam ettiği görülmektedir.
Halen, Oğuz boylannın yaşadığı bütün bölgelerde ve İç Asya'daki Türkler arasında hah, kilim, cicim, sili, sumak vb. kalın dokumalarda ve keçelerde çeşitli şekillere bürünmüş koç boynuzu motifleri karşımıza çıkmaktadır.
Hun sanatımn en önemli eserlerini Doğu Altaylar' da, Balıklı göle 80 km. mesafedeki Ulagan ırmağı kıyısında, Pazırık vadisinde, Çin devletinin kuzey batısında, Ordos'da, bugünkü Moğolistan'da, Noin-Ula'da ve Güney Sibirya' da çıkan buluntular oluşturmaktadır.
Altay Dağları'nda ilk arkeolojik kazılar 1860-1880 yılları arasında Avusturyalı Türkbilimci Wilhelm Radloff tarafından yapılmıştır. Radloff ilk araştırmaları sırasında Katanda kurganını ortaya çıkarmış daha sonra Güney Altaylar' da Berel bozkırında bir kurgan daha bulmuştur. Bu kurganlardan at kalıntıları, süslü koşum takımları ve eyerler, kürklü giyecekler ile ipekli kumaşlar bulunmuştur.
1925 yılında Kozloff'un yaptığı kazılarda Selenga nehrinin Baykal gölüne aktığı yerin yakınındaki Noin-Ula bölgesinde 3 grup halinde bulunan 212 kurganın Asya Hunlar'ına ait olduğu saptanmıştır. Bundan sonra Griaznov'un 1927 yılında Ursula ırmağı kıyısındaki Şibe'de ortaya çıkardığı kurganda mumyalanmış cesetler, at koşum takımları, giyim aksesuarları, tahta üzerine ince altın kaplama takılar ortaya çıkarılmıştır. Bulgular Katanda ve Tüekta mezarlarında bulunan eserleri andırmakta ve Dış Moğolistan' da, Noin-Ula' da, Şibe'de, Pazırık ve Başadar'da ele geçirilen sanat eserleriyle ortak yönleri olduğu ifade edilmektedir.
1924 yılında keşfedilen ve 1929 yılında Griaznov ve Rudenko'nun ortak yönetimlerinde kazılara başlanan Altay Dağları'nın Pazırık bölgesindeki Hun kurganlarının açılması önemli bir gelişme olarak tarihe geçmiştir. İkinci dünya savaşı nedeniyle ara verilen çalışmalar 1947-1948 yılları arasında Rudenko'nun yönetiminde tekrar başlatılmış ve Pazırık bölgesindeki vadilerde, açık bozkırlarda serpili bulunan 40 kadar kurgan ortaya çıkarılmıştır. Pazırık kazıları atlı kültürü ve sanatı üzerinde bilgi sahibi olmamızı sağlayan önemli verilerdir.
Bütün önemli arkeolojik bulgular anıtmezar diyebileceğimiz kurganlardan elde edilmiştir. Göçer inançları öteki dünyaya büyük önem vermekte ve yeniden dünyaya gelişe inanılmaktadır ve bu inanç da mezar yapılarının önemini arttırmıştır. Kurganların boyutları her kültürde olduğu gibi kişilerin sosyal statüleri ile orantılı olarak büyümektedir. Kurganlar o dönemden kalan tek yapı tipi olması ve yapı teknolojisi konusunda bilgi vermesi açısından önemli kaynaklardır.
Genelde kurgan, bir çukur içine yapılmış bir ağaç mezar odasından ve onun üstüne yığılarak meydana getirilmiş bir küçük tepecikten oluşmaktadır.
Pazırık, Noin-Ula, Başadar ve diğer kurganların en büyük özelliği yapılmalarından hemen sonra içeri dolan yağmur ve kar sularını donmasıyla buzlar arasında kalan mumyalanmış cesetler ile gömülen eşyaların zamanımıza kadar bozulmadan kalmış olmasıdır. Bu nedenle erken dönem Türk sanat eserleri günümüze ulaşmış ve bu eserler müzelerde sergilenebilmiştir (Saynaç 1965b, Kuban 1993).
Başadur kurganından çıkarılan İran düğüm tekniği ile dokunmuş, çok küçük bir halı parçası ile 5. Pazırık kurganından çıkarılan dünyanın en eski el dokuma halısı olan, Orta Asya hah sanatının üslup ve tekniğini en iyi şekilde aksettiren pazırık halısı çok değerli örneklerdir ve halıcılık tarihi açısından oldukça önemlidir. Pazırık halısının bugün İç Asya' da yaşayan Türkmen dokumacılığının çıkış noktalarından biri olduğu ifade edilmektedir. Buzul haline gelmiş bir kurgan odasında mumyalanmış bir insan, at, dört tekerlekli bir araba ve çeşitli ev eşyaları arasında bulunan hah ilk defa 1953 yılında tanıtılarak çok geniş ilgi uyandırmıştır .
Kurganların yağmaya uğramasından dolayı kronolojik sıra günümüzde de tam olarak belirlenememiştir. Kazıları yöneten Rudenko ve Tamara Talbot Rice, Pazırık halısını İskitlere mal ederek M.Ö.V. yüzyıla, Ghirsman ve Bussagli ,M.Ö.IV.-III. yüzyıllara tarihlendirmişler, bazı araştırmacılar ise M.Ö.300 ile İsa'nın doğumu arasındaki yıllarda dokunmuş olabileceğini belirtmişlerdir. J .Zick ise halının M.Ö.V. yüzyılda Susa ve Frigya arasında herhangi bir merkezde yapılmış olabileceğini,sanat geleneklerinin Kuzeybatı İran'ı işaret ettiğini ileri sürmüştür.
Bununla beraber bir çok araştırmacı, ölülerin gömülme adetleri, mumyalanmış ölülerin tipleri ve Altay bölgesinin tarihi ile komşu kurganlarda çıkan diğer eserleri karşılaştırarak, halının Asya Hunlar'ına ve M.Ö.in.-II. yüzyıllara tarihlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtmişlerdir (Aslanapa 1997a).
Pazırık halısının kareye yakın dikdörtgen biçiminde olup 1.89x2.00 m. (3.78 m2 ) boyutlarında Gördes düğüm tekniği ile dokunmuş olduğu tespit edilmiştir. Motiflerin açık ve anlaşılır bir şekilde zemine yerleştirilebilmesi için 1 dm2 ende 120 çözgü teli, 1 dm2 boyda ise 3600 ilmek olacak şekilde dokunduğu, bu kalitede bir halıyı dokuyabilmek için temiz bir yapağıdan 2 defa bükülmüş çok ince yün ipliği kullanıldığı ve halının hav boyunun 2 mm olduğu ifade edilmiştir. Halının her çift çözgü teline bir sıra yün ilme takılıp üzerine 3 sıra atkı ipi atıldığı belirtilmiştir (Diyarbekirli 1972,Tekçe 1993).
Bu en eski göçebe halısının ikisi geniş, üçü dar olmak üzere 5 bordürden oluştuğu, birinci geniş bordürde piyade ve süvari motifleri, 2 . geniş bordürde geyik motifi, iç ve dış dar bordürlerde grifón motifleri, orta bordürde çiçek motiflerinin yer aldığı ve zeminin 6x4 biçiminde sıralanan 24 kare halinde yıldız biçimli çiçeklerden oluştuğu ve dama tahtasına benzediği görülmektedir.
Leningrad Hermitaj Müzesi'nde sergilenmiş olan halının zemini kırmızı renkli olup kareler içindeki lotus çiçeği motifleri sarı renklidir. Bu çiçeklerde koyu kahverengi lekeler ve ince lacivert damarlar göze çarpmaktadır. Her bir kenarda altışar geyik motifi bulunmakta ve dişi geyiklerin sürü halinde birbirini izledikleri geniş su açık mavi renkte; geyik gövdelerinin kırmızı renkte; boynuzlar, gözler, virgül biçimli motifler, kuyruk ve tırnakların sarı renkte dokunduğu dikkati çekmektedir. (Şekil 2.1).


Şekil 2.1.Pazırık halısını süsleyen geyik motifi.
Geyik motifi, Orta Asya göçebe sanatında çok rastlanan bir motif olup, Ordos bölgesinde bulunan Hun kemer tokalarında da sıkça görülmektedir.
Dar bordürdeki kırmızı renkli grifonların başı arkaya çevrilmiş olup açık gagalarından dilleri görülmekte, kafaları yukarıya kalkık durmakta, koyu lacivert olan kanat ve kuyrukları kare içine tamamen yerleşmektedir (Şekil 2.2).




Şekil 2.2.Pazırık halısında yırtıcı hayvan gövdesi ile yırtıcı kuş başından oluşmuş kanatlı efsanevi hayvan.
Halının en geniş bordüründeki acele ediyor gibi görünen piyadeler ve atlılar birbirlerini bir yöne doğru takip etmektedir. Bu tek sırayı izleyen topluluk geyiklerin tam ters yönünde ilerlemektedir. Burada bir iki piyadenin atların yanında yürüdükleri görülürken, bazıları da atlara binmiş olarak sırayı takip etmektedirler (Şekil 2.3).


19 Ağustos 2011 Cuma

Ülkemizde Cami Halısı



El dokusu halılar elde veya fabrikada eğrilmiş, yün, pamuk ve ipek ipliğin çözgü haline getirilerek halı tezgahına taşınması ya da bu ipliklerin tezgah üzerinde çözülmesi ve bu çözgülere tekniğine uygun olarak yün veya ipek ilmelerin bağlanması suretiyle oluşturulan yaygılardır. Tekstil tarihinde binlerce yıldır temel üretim tekniği değişmeden günümüze dek önemini koruyan tek ürün el dokusu halıdır. Başka tekstil ürünleri modaya ve değişen teknolojiye bağlı olarak demode olurken halı her çağda hep modern kalmıştır.
Halıcılık çok eski zamanlardan beri ülkemizde uğraşılan bir ata sanatıdır . Bugün de hemen her bölgemizde halıcılık faaliyetleri yaygınlaşmış ve canlanmış durumdadır. Günümüzde el dokusu halıların gerek iç gerekse dış piyasada önemle aranır duruma geldiği görülmektedir.
Ülkemizde el dokusu halıcılıkla ge pimini sağlayan binlerce aile bulunmakta ve ailelerin tüm bireylerinin iş gücünü değerlendirmeye yönelik bir aile sanatı halinde yürütülmektedir. Bu nedenle el dokusu halıcılık nüfusumuzun büyük bir çoğunluğunu oluşturan kadın iş gücünün aktif hale getirilmesinde önemli rol oynayan, sosyo¬ekonomik yapımıza uygun düşen ve ülke kalkınma politikasında küçümsenmeyecek derecede etkinliği olan bir el sanatıdır.
Ülkemizin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar nedeniyle gelir kaynaklarımızın en verimli şekilde değerlendirilmesi, ödemeler dengesindeki açıkların kapatılabilmesi ve özellikle son yıllarda büyük boyutlara ulaşan işsizliğin giderilebilmesi için insan gücünden yeterince yararlanmanın bir zorunluluk olduğu göze çarpmaktadır. Nitekim son yıllarda yapılan hükümet plan ve program çalışmaları ile teknik ve ekonomik içerikli bir çok araştırmalar da bu gerçeği vurgulamaktadır (Anonim 1995).
Ülkemiz sanayileşme çabası içinde olan bir tarım ülkesidir. Tarım sektörünün GSYİH (Gayri Safı Yurtiçi Hasıla) içindeki payı 1990 yılında %17.5 iken bu oran son yıllarda %15 düzeyine inmiştir. Buna karşılık tarımın sivil istihdamdaki payı ise %45 ile ağırlığını sürdürmektedir. Tarımın ekonomideki önemi azalırken, nüfusun önemli bir kısmı geçimini tanmla sağlamaya devam etmektedir. Tarım sektöründe istihdam edilenlerin geliri ise diğer sektörlere nazaran düşüktür. Tarım sektöründe çalışanların yaklaşık %60'ını ücretsiz aile işçileri oluşturmaktadır ve bu işçilerin %80'i kadındır. Aynı zamanda kırsal kesimde 12-14 yaş grubundaki kadınların toplam işgücü içindeki payı %4.5 düzeyindedir. Bu bilgilerden tarım kesiminde çalışanların nüfuslarına oranla az bir katma değer oluşturdukları ve bu kesimde kullanılmayan işgücü fazlasının bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun tarım kesiminde işin mevsimlik olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Mevsimlik tarımsal işsizliğin yanında sürekli tanmsal işsizliğinde önemli boyutlara ulaştığı işsiz sayısının 1994'de 2.139.000 kişiye ulaştığı bu rakamın 2.000 yılında 1.175.000 kişiye ineceğinin tahmin edildiği (Anonim 1995)'de belirtilmektedir.
İşe ihtiyacı olan işgücü fazlasının büyük hızla arttığı ülkemizde yıllık dış ticaret açığımız ise 1995'de 2.3 milyar dolardır ve 2000 yılında bu rakamın 10.4-10.5 milyar dolara yükseleceği tahmin edilmektedir. Dış borç stokunun GSMH'ya oranı 1995 %41.3 düzeyindedir ve 2000 yılında %27.1-%23.6 oranına düşeceği tahmin edilmektedir (Anonim 1995).
Bu durumda ülkemiz bir yanda milyonlarca çalışabilir aktif nüfusu ve kadın iş gücünü GSMH'ya hiç bir katkısı olmaksızın besleyen diğer yanda ödemeler dengesinde milyarlarca dolar açık veren, 2000 yılında 10 milyon doların üzerinde dış borcu olacağı tahmin edilen bir görünüm sergilemektedir.
Toplam işgücü içindeki azami ilkokul öğrenimi görenlerin oram %75'i bulmaktadır. Çıraklık sistemi yeterince geliştirilememiştir. İşgücünün ortalama niteliğinin düşüklüğü istihdamın geliştirilmesine kısıtlayıcı bir etki yapmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin bazı yörelerinde işsizlik yaygın bir nitelik kazanmıştır. İşsizliğin artması ve ekonomik dengelerin bozulması, toplumlarda ve ülkelerde büyük sosyal sorunlara neden olmaktadır. Bunun önlenmesi için en etkin yol ise açık işgücünün istihdam edilmesidir.
Bu durumda insan işgücümüzü çok az ilk tesis sermayesi isteyen, eğitim düzeyi düşük olan kesimin de çalışabileceği, her yaştaki kadın iş gücünün değerlendirilebileceği alanlara kaydırmanın yararlı olduğu göze çarpmaktadır. Bu tür imkanlar sağlayan en önemli iş kollarından biri de el dokusu halıcılıktır. El dokusu halıcılığa gerekli yatırım yapılmak suretiyle mevsimlik ve sürekli işsizlik önlenebileceği gibi dış satıma yönelik üretim nedeni ile, ülkemiz ödemeler dengesi açığı da olumlu yönde etkilenecektir.
Nitekim bu durum hükümet politikalarına da yansımıştır. VII. Beş Yıllık Kalkınma Plam'na göre yerel ekonomik potansiyellerin harekete geçirilmesi için kamuoyunun da teşvik ve desteği ile doğa, insan gücü ve finansman kaynaklarını kullanarak piyasada rekabet gücüne sahip olacak girişimlerin gelişmesinin sağlanacağı belirtilmektedir. Ayrıca, üretken ekonomik faaliyet ve istihdam potansiyeli taşıyan somut projelerin gerçekleştirilmesini sağlayacak çözümlerin, yerel ihtiyaç ve kapasiteleri de dikkate alarak hayata geçirileceği de belirtilmektedir. Bu çerçevede özellikle halıcılık ve el sanatları alanlarında da faaliyet gösteren girişimlerin hedefleneceği ifade edilmektedir.
Türkiye'de el dokusu halı üretimi üç şekilde gerçekleşmektedir. Bunlar, üreticinin kendi adına dokuması, atölyelerde yapılan üretim ve fason üretimdir. Büyük ihracatçı ve toptancılar el dokusu halıların bir kısmını köylülerden ve yerel küçük toptancılardan almakta, bir kısmını ise fason olarak dokutmaktadır. Şekil 1.1.'de bir el dokusu halının dokuyucudan kullanıcıya gelinceye kadar kat ettiği aşamalar görülmektedir.