4 Eylül 2011 Pazar

Türk Cami Halısı Motifleri


Türk Cami hahsı sanatının klasik devresi olarak adlandırılan 16-17. yüzyıllarda dokunan halılar teknik ve desen olarak farklı yönleri olmasına rağmen ortak yönleri olan ve 2 esas grupta toplanabilen yeni çeşitler ortaya koymuştur. Bunlardan birinci grup Uşak halıları, ikinci grup ise Osmanlı saray halılarıdır. Bu gruplardan başka 17. ve 18. yüzyıllarda Anadolu'da dokunan halılar Avrupa'da Transilvanya kiliselerinde ve asilzadelerin elinde toplanmıştır. Bu nedenle bu yüzyılda üretilen halılar Transilvanya halıları olarak isimlendirilmektedir. Transilvanya halısı ismi Avrupa' da oldukça benimsenmiş ve hatta yanlış olarak bu halıların Transilvanya'da üretildiği kanısı da yaygınlaşmıştır. Bu halılar genellikle seccade büyüklüğünde iki tarafı mihraplı ve ortası çiçek motifleriyle dekore edilmiş şekildedir. Bu halıların Batı Anadolu'da üretildikleri ileri sürülmektedir.
Türk cami halısı sanatında Uşak cami  halıları adı altında toplanan halılar en zengin çeşitliliği olan grubu teşkil etmektedir. Orta incelikte olan bu halıların düğüm sıklıkları 1000-1600 adet/m2 dir. Teknik özellikleri ve motiflerin sıralanışı Holbein halılarının Uşak bölgesinde dokunduğu tahmin edilen halılara benzer şekilde tamamen yün hammadde ve Gördes düğümü ile dokunmuştur. Ancak geometrik motiflerin yerini bitkisel motifler ve özellikle bu grup halılar için karakteristik olan madalyon almıştır. Madalyon şekli Türk halılarında ilk kez XVI.yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. El dokusu halılarda ki madalyon temasının kitap süsleme sanatından halı sanatına geçmiş olduğu ifade edilmektedir. Bu halılarda kullanılan başlıca renkler koyu lacivert, kiremit kırmızısı, ve soluk san renklerdir. Siyah ise sınır çizgilerini belirtmek amacıyla kullanılmıştır .
Uşak halılarının madalyon şekline sınıflandırılmış iki esas grubu vardır. Bunlardan birincisi, madalyonlu Uşak halıları, ikincisi ise yıldızlı Uşak halıları şeklinde isimlendirilmektedir. Bu iki gruptan hangisinin daha önce ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte, daha önemli olan grup, gelişmesini 18. yüzyılda da sürdüren madalyonlu Uşak halılarıdır. Günümüze kadar birçok örneği gelebilmiş olan ve 10 m2 büyüklüğüne varan bu tip halılar, büyük orta madalyonun altında ve üstünde birer, yanlarda ikişer kesik madalyonla sonsuzluğu işaret eden örnekler arasındadır (Arseven 1994, Kuban 1997).
İsmini yıldız şeklinde madalyonlarından alan yıldızlı Uşak halıları ise daha küçük boyutlu halılar olup genellikle 4 m. uzunluğunda dokunmuşlardır. 16. yüzyılın ilk yansında ortaya çıkmalarına rağmen gelişmelerini tamamlayamamışlar ve 17. yüzyılın sonunda ortadan kalkmışlardır. 16 yüzyıl ortasındaki kaynaklarda adı geçen ve daha sonra da tablolarda görülen beyaz zeminli Uşak halıları Kıtşlu halı olarak bilinmekte ve 18 .yüzyıla kadar gitmektedir. Aslında birbiriyle karşılaşan iki yaprak motifi, aradaki zeminin renk çeşitliliği yüzünden aldatıcı bir görünüşle kuşa benzediğinden bu isim verilmiştir.

2 Eylül 2011 Cuma

Selçuklu Halıları


14. Yüzyılın başlarından itibaren Selçuklu halılarının yanında ikinci bir grup ve halı sanatında süregelen gelişmenin yeni bir safhası olan hayvan figürlü halılar ortaya çıkmıştır (Özbel 1949a,b). Kurt Erdmann hayvan figürlü halıların ilk olarak Batı Anadolu bölgesinde dokunmaya başlandığını ve buradan dünyaya yayıldığını ileri sürmektedir. Hayvan figürlü halılar ilk kez Avrupalı ressamların eserlerindeki halı tasvirlerinde tanınmış ve bu resimlere göre 14. yüzyılın başlanndan 15 yüzyılın sonlarına kadar olan döneme tarihlendirilmişlerdir. Hayvan figürlü halılar konusundaki ilk toplu inceleme ve değerlendirmeyi Kurt Erdmann yapmıştır. Bu halılarda genellikle, zemin küçük ya da büyük karelere bölünmüş, karelerin içine sekizgenler yerleştirilmiş, bunların içlerine de farklı şekillerde stilize hayvan figürleri yerleştirilmiştir. Hayvanları yerleştirilme durumlanna göre bu halılar 4 grup altında incelenmiştir. Birinci grupta; heraldik durumda tek hayvanlar ya da tek ve çift başlı kartal tasvirleri olan halılar , ikinci grupta ; bir ağacın iki tarafında birer kuş figürü olan kompozisyonlar yer almaktadır. Üçüncü gruptaki halılarda geometrik alanlann içi tek kuş ya da dört ayaklı bir hayvanla süslenmiştir. Dördüncü gruptaki halılarda ise, hayvanlar geometrik alanların içine çift olarak yerleştirilmiş olup, bu grubun daha ileri bir safhasında hayvanlar mücadele halinde görüntülenmektedir.
Bunların dışında, özellikle orijinal halılar arasında daha farklı kompozisyonlar da mevcuttur. Bunlarda hayvan figürleri geometrik alanların dışına yerleştirilmiş ya da bu alanlar tamamen ortadan kaldırılmış, hayvan figürleri yan yana ya da kaldırılmış eksenler üzerinde sıralanmıştır (Aslanapa 1977, Yetkin 1991).
Bergama'da ve Anadolu'nun çeşitli yörelerinde bulunan halılarda, Fustat'da bulunan halıların ikisinde, Konya'da bulunan halılardan 15.yüzyıla ait olan örnekte hayvan figürlü desenlere rastlanmaktadır. Bu kompozisyona sahip halıların 15. yüzyıl boyunca Anadolu 'da bol miktarda dokunup, Mısır ve Avrupa'ya ihraç edilmiş olduğu ve böylece Avrupalı ressamların tablolarına konu olduğu ifade edilmektedir (Aslanapa 1977, Yetkin 1991,Aslanapa 1997a).
16. Yüzyılda Türk halılarında hayvan figürlerinin kaybolduğu görülmekte ve bunların yerini aynı geometrik alanlar içine yerleştirilmiş olan baklava ve sekizgen gibi dolguların aldığı görülmektedir. Ancak, 18. yüzyıldan itibaren esas motif olmasa bile dolgu motifi olarak Türk halılarında tekrar kullanıldığı görülmektedir. Anadolu hayvan figürlü halılarının karakteristik motifleri, 16. yüzyılın başından itibaren Kafkas halılarının en önemli grubu olan ve Türk halılarının etkisi gözlenen "Kafkas ejder halıları"nâz daha değişik ve stilize olmuş bir şekilde yaşatılmaya devam etmiştir. Hayvan figürleri Anadolu' da bırakıldıktan sonra Kafkas halılarında kullanılmaya başlanmıştır.
14.Yüzyıl başında Anadolu Selçuklu devrinin sona ermesinden sonra, Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanoğulları beyliği kısa zamanda kuvvetlenerek bütün Anadolu'ya hakim olmuştur. 16. Yüzyılda büyük bir imparatorluk olan Osmanlıların sanat faaliyetleri 14. ve 15. yüzyılda kökleşmeye başlamıştır. Osmanlıların halı sanatındaki ilk faaliyetleri , 13. yüzyılda Selçukluların geliştirdiği sağlam temel üzerinde yükselmeye başlamıştır. 14. ve 15. Yüzyıl boyunca dokunan halılar bütün Akdeniz bölgesine ihraç edilmiş, teknik ve motif açısından Selçuklu halı sanatının prensiplerine bağlı kalmış olmasına rağmen yeni kompozisyon ve motif özellikleriyle de 16. ve 17 yüzyıl Türk halılarının şekillenmesini sağlamış ve böylece Türk halı sanatında,birbiri içinden gelişip yeni tiplerle zenginleşen süreklilik sağlamlaştırılmıştır. 16. Yüzyılda Osmanlı imparatorluğunun yükseliş dönemine paralel olarak Türk halı sanatı en parlak dönemini yaşamıştır (Arseven 1984).
14. ve 15. Yüzyılda gelişmesini incelediğimiz hayvan figürlü halıların yanı sıra bir grup halının daha geliştiği görülmektedir. 14. yüzyıl başlarına ait Avrupa ressamlarının tablolarında ilk örneklerine rastlanan bu halılar Holbein halıları olarak isimlendirilmektedir. Alman ressam Hans Holbein' in tablolarında bu halıların tasvirleri görüldüğü için bu isimle anılmakta, ancak bu isimlendirmenin hatalı olduğu ifade edilmektedir. Çünkü Holbein' in bu güzel ve orijinal halılarla hiçbir ilgisi olmadığı, ressamın sadece 2 halıyı resmettiği, fakat halı literatüründe sık kullanıldığı için alışılagelmiş bir isimlendirme olduğu belirtilmektedir. Bu gruba giren halılar Holbein'den çok daha evvel 15. yüzyılda İtalyan ressamları tarafından resmedilmiş ve halılar bu tablolara göre 15. yüzyıla tarihiendirilmişlerdir. Türk halı sanatında 15. yüzyıldan 16. yüzyıla geçişi sağlayan bir grup olmaları açısından oldukça önemli olan Holbein halılarında halı zemini karelere bölünmüş ancak içlerine hayvan figürleri yerine geometrik şekiller yerleştirilmiştir. Batı Anadolu bölgesinde dokunmuş olan Holbein halıları 4 gruptan oluşmaktadır. Holbein halılarının ilk iki grubuna giren ve Turkish Arabesque adıyla tanınan bu halılara, Lorenzo Lotto tarafından tablolarında çok tasvir edildiği için Lotto halısı adı da verilmiştir. Türk hah sanatında önemli bir yeri olan bu halının ilk örnekleri 15. yüzyıl sonunda ortaya çıkmış ve 17. yüzyıl sonunda kaybolmuştur. Lotto halılarında geometrik motifler hakim olup, desen şemalarındaki benzerliklerden dolayı Uşak bölgesinde dokunmuş olabileceği kabul edilmiştir. Lotto halıları üzerinde incelemeler yapan C. G. Ellis bu halıları da kendi içinde 3 gruba ayırmıştır. Birinci grup Anadolu tipinde olanlardır ve yapım merkezi Uşak ve Konya'dır;ikinci grup hatları daha köşeli ve sivri olan bu grup kilim üslubu olarak adlandırılmıştır;üçüncü grup ise kıvrak süslemeleri olduğu için süslü üslup olarak isimlendirilmiştir. Böylece ilk iki gruba giren halılar Avrupalı ressamlar tarafından 16.yüzyıl başından 18. yüzyıl sonuna kadar resmedilmiş, orijinal halılar 18. yüzyıla kadar gitmemekle birlikte yine de ressamlar tarafından uzun süre model olarak kullanılmışlardır. Holbein halılarının 3.ve 4. Grubuna giren halılar ise Uşak halıları ile Bergama halılarıdır. Türk halı sanatının belirgin özelliklerinden biri, asırlar boyu süren gelişmenin geleneksel desenlere sadık kalınarak devam etmiş olmasıdır. Yeni motiflerin katılmasıyla zenginleşmesine rağmen geçmişle bağlantısı kopanlmamıştır. Geleneksel motiflere bağlılık 3.-4. Grup Holbein halılarına dahil edilen Bergama halılarında daha kuvvetle belli olmaktadır. 16.-18. Yüzyıllar arasında dokunan Bergama halılarında, üst üste sıralanmış eşit büyüklükteki kare bölmelerin içleri iri bir sekizgenle süslenmiş, ortadaki bir sekizgenin etrafında daha küçük geometrik şekillerin gruplaştığı kompozisyonlar ve kufi bordürler günümüze kadar süregelmiştir.

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Fustat Halıları


Fustat'da bulunan 100 halıdan 7'si Selçuklu halısı olup, teknik özellikleri yanında dekoratif özellikleri ile de Konya halıları grubu ile yakın benzerlikler gösterdiği göze çarpmaktadır. Fustat'da bulunan küçük halı parçalan Abbasi devrine mal edilmektedir. Bunlar arasında Kahire Arap Müzesinde bulunan kufi kitabeli iki parçadan birinin 202 (M.817-818) tarihli olduğu belirtilmektedir (Aslanapa 1984).
Toplam 18 adet olan Selçuklu halılarının teknik ve desen özelliklerinde benzerlikler bulunmasına rağmen detaylarda farklılıklar olup, zemin motiflerinin zengin ve çeşitli olduğu görülmektedir. Öyleki bu halılarda görülen karakteristik motifler sonraki yüzyıllara ait halılarda da çeşitli kompozisyonlar içinde karşımıza çıkmaktadır. Bunun en güzel örnekleri, kufi yazılı bordürler, sekiz köşeli yıldızlar ve kancalı geometrik şekilli motiflerdir. Bu halıların kompozisyonuna hakim olan sonsuzluk prensibi, bütün Türk halı sanatının temel prensibi olarak halı zeminini şekillendirmiştir. Böylece Türk el dokusu halı sanatında 13. yüzyıldan günümüze kadar uzanan gelişme zincirinin ilk büyük halkası Selçuklu halıları olmuştur. Bugün bile birçok Anadolu halı ve kilimlerinde Selçuklu halılarının motifleri yaşatılmaktadır.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Beyşehir Halıları


Anadolu Selçuklu devrine ait halıların sadece Konya halılarından ibaret olmadığı,daha sonra 1930 yılında R. M. Riefsthal tarafından Beyşehir Eşrefoğlu Camiinde halı parçalarının bulunmasıyla anlaşılmıştır. Burada bulunan 3 hah parçası, Konya halılarının teknik ve desen özelliklerine sahip olmakla birlikte, bazı desenleri ipekli Çin kumaşlarının desenleriyle benzerlik göstermektedir ve 1297 tarihinde yapılmış olabileceği belirtilmektedir. Konya ve Beyşehir'den başka Anadolu'daki diğer Selçuklu şehirlerinde de halı dokunduğu bilinmektedir. 14. Yüzyıl başlarında Anadolu'da seyahat eden İbn-i Batuta, Aksaray halılarından bahsetmekte ve bunların bir çok ülkeye ihraç edildiğim belirtmektedir (Önder 1966, Aslanapa 1984).

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Konya Halıları

13. yüzyılda Anadolu Selçuklularının başşehri olan Konya'da bulunan 8 Selçuklu halısı bu gruba girmektedir. 1905 yılında Alman konsolosu Loytved Konya Aleaddin Camiindeki araştırmaları esnasında camide serili yüzlerce halı arasında sekiz adet Selçuklu devrine ait halı tespit etmiştir. 1914 yılında , Türk İslam Eserleri Müzesi açılacağı zaman birçok Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle birlikte bu halılar da İstanbul'a getirilmiştir. Halılardan üçü çok yıpranmış olarak bütün, diğerleri de parça halindedir (Önder 1966). Tamamen yün olan bu halılarda, zemin genellikle koyu mavi ve açık kırmızı olup, sarının tonları ile açık yeşil de göze çarpmaktadır. Sayı olarak az renk kullanılmakla birlikte aynı rengin tonları ile büyük bir renk armonisi etkisi uyandırıldığı dikkati çekmektedir. Motif olarak, yan yana ve üst üste sıralanan baklavalar, sekiz köşeli yıldızlar, uçları çengellerle süslü sekizgenler gibi geometrik şekillerin yamnda, bitki figürlerine de yer verilmiştir. Fakat bu halıların en önemli özelliği geniş bordürlerde bulunan, uçları ok başını andıran, sivri üçgenlerle, dik harfli iri kufi yazılardır. Bu halıların 1221 yılında Aleaddin Keykubat zamanında caminin genişlettirilmesinden sonra Sultan tarafından hibe edilmiş olabileceği ifade edilmektedir.

25 Ağustos 2011 Perşembe

Pazırık halısındaki atlı motifleri


Atların hepsi kuvvetli ve asil görünümde açık griye yakın mavimsi bir renkte dokunmuşlardır. Kuyrukları Pazırık kurganlarından çıkan at kalıntılarında olduğu gibi düğümlü ve yeleleri kesiktir. Atların hepsi yularlıdır ve bazı yularlarda süs plakaları dahi belli olmaktadır. Atların sırtında keçeden yapıldığı bilinen örtüler görülmekte, eyer görülmemekle birlikte atın göğsünü kapacak şekilde nakışlı halılar olduğu göze çarpmaktadır. Bu halılar üzerinde de yaprak, S ve koç boynuzu figürleri rahatlıkla fark edilmektedir. Atlılar şematik şekilde tasvir edilmişlerdir, yani yürüyenler atlarının sol tarafından ilerlemekte, sağ elleri yularla beraber atın halısının üzerinde bulunmaktadır. Altaylar' da yaşayan Türk toplulukları gibi giyinmiş piyadelerin pantolonları dar ve yapışıktır. Başlıkları portakal renginde, yüzler beyaz, eller sarı, elbiseler kırmızı ve beyaz bantlı, arada lacivert çizgiler görülecek şekilde dokunmuştur. Halının her bir yanında 7 atlı motifi yer almaktadır. Birbirini takip eden süvari teması daha sonra Selçuklu keramiklerinde de karşımıza çıkmaktadır.
Zemindeki birbirinden ayrı olarak 24 karenin her birinin içinde yer alan çiçek motifleri, Eski Türkmen halılarında görülen sekizgen "Türkmen gülü motifi"nin ilk çıkış noktası ve en erken örnekleridir, daha soma Orta Asya'nın Türk toplulukları arasında da bu motifin geliştiği gözlenmiştir


Pazırık halısındaki Türkmen gülü yada Hun gülü motifi
Halının kullanım alanı konusunda da çeşitli fikirler ortaya sürülmüş, Kurt Erdmann bu halının battaniyeye benzediğini ve şabrak (terlik,çaprak) olarak kullanılmış olabileceğini belirtmiş, bazı araştırmacılar çok ince yapısından dolayı bunun bir zemin halısı olarak dokunmadığını,özel törenlerde eyer altında kullanılmak üzere,bazı araştırmacılar ise bir zar oyununda kullanılmak üzere dokunmuş olabileceğini belirtmişlerdir (Diyarbekirli 1972,Tekçe 1993).
İç Asya' da gelişen halı sanatının motif ve desen anlayışı ile diğer sanat eserleri arasında büyük bir benzerlik fark edilmektedir. Bununla beraber Bergama, Şirvan, Kaşkay, Buhara tipi halılar ile Kırgız, Kazak , Teke ve Türkmen halılarında Pazırık halısının teknik, üslup ve formunun izlerini görmek mümkündür. Bu benzerliklerden halı desenlerinin gelişmesi konusunda bilgiler ortaya çıkmaktadır.
Pazırık halısından başka, antik Babil şehrinin 80 km. batısında At-tar mağaralarında bulunan halı parçalarının da Türk, İran ve Kopt düğümü ile dokunmuş oldukları tespit edilmiştir. Rus arkeologu Khlopin halıların Güneybatı Türkistan'da M.Ö.2000 yıllarında dokunmuş olabileceğini belirtmiş olmasına rağmen bu çok küçük halı parçalarının halı sanatındaki yeri konusundaki tartışmalar devam etmektedir.
Bundan sonra tarihlendirilebilen en eski halı parçalan ,Sir Mark Aurel Stein tarafından , 1906-1908 yılları arasında Doğu Türkistan'da Lop-Nor gölü civarında ve Lou-Lan kenti arasındaki bölgede yapılan kazılarda ele geçirilmiştir. Bu durumda Pazınk halısı ile bu halı parçaları arasında oldukça uzun bir zaman boşluğu olduğu dikkati çekmektedir. Bulunan halılar küçük parçalar olmakla birlikte düğümlü halı tekniğinin ilerlemiş bir safhasını işaret etmektedir. Düğümlenen yün ipliklerinin uçlan baklava ve stilize çiçek motiflerinin daha iyi belirmesini sağlamayacak şekilde kırpılmıştır. Londra, Berlin ve Delhi müzelerinde saklanan bu halıların M.S.3-4.yüzyıllardan kaldığı ,tek çözgü teli üzerine düğümleme tekniğiyle yapıldığı, çözgü ve atkıların doğal renklerde ,oldukça kaba ve sert bir yünden yapılmış olduğu, bazılannda her düğüm sırasından sonra beş sıra atkı geçirildiği ifade edilmektedir. Motifler mavi, sarı, yeşil, kırmızı ve kahverengi renklerde, basit geometrik hatlı olup, dikey-yatay zikzak çizgiler, baklavalar, kancalar ve bitkisel figürleri andıran şekillerden oluşmaktadır (Tekçe 1993).
M.S.5-6. yüzyıllara tarihlendirilen bir diğer parça A. Von Le Coq tarafından Kuça yakınlarında Kızıl'da bir tapınakta bulunmuştur ve bugün Berlin İslam Sanatları Müzesindedir (Öney 1992). Çözgü ve atkıları sert yünden, ilmeleri ince yumuşak yünden olup ,ilmeler tek çözgü üzerine bağlanmıştır. Motifleri kırmızı zemin üzerine siyahla çerçevelenmiş sarı renkli ejderha kuyruğundan oluşmaktadır.
1935-1936 yıllarında Carl J. Lamm tarafından Mısır'da Eski Kahire (Fustat)'da bulunan 100'e yakın hah örneği arasında M.Ö.7-9. Yüzyıllara tarihlendirilen, bordüründe kufi yazı motifleri bulunan kitabeli bir örneğe rastlanmıştır (Aslanapa 1984). Bu örnekte H.102 (702/1) ya da H.202 (817/8) tarihi okunabilmektedir, Abbasi devri halısı olarak kabul edilen bu parçada da Orta Asya'da bulunan diğer parçalarda olduğu gibi tek çözgü teli üzerine düğüm atıldığı dikkati çekmektedir. Bu halı örneğinin İslam sanatında düğümlü halıların başlangıcı olabileceği belirlenmiştir. Yine Fustat'da bulunup bugün New York Metropolitan müzesinde muhafaza edilen , kufi yazılı bordürü olan bir diğer parça da aynı düğümleme tekniği ile dokunmuştur. Kufi yazı Abbasi devrindeki yazıya göre daha gelişmiş olup, 12. Yüzyıl geç Fatımi devrine tarihlendirilmekte ve Mısırda bulunmuş olan bu halıların nerede yapıldığı bilinmemektedir. 10-11. Yüzyıl kaynaklarında Irak ve İran bölgesinde halı dokunduğu çeşitli kaynaklarda bahsedilmekte ancak bunların düğüm tekniği konusunda bilgi verilmemektedir. İspanya halılarında da kullanılan tek çözgü teline düğüm atma tekniği İspanyol düğümü adıyla da bilinmekte ve M.S.3-6. yüzyıllara tarihlendirilen Orta Asya halı parçalarının hemen hepsinde kullanıldığı belirtilmektedir. Mısır' da bulunan bazı halı parçalarının desenleri Sasani kumaşlarının desenlerine benzemektedir ve aynı motiflere Samarra fresklerinde de rastlanması dikkati çekmektedir. Çeşitli kaynaklarda 9. yüzyılda Abbasi sanatında Türk sanatı etkilerinin görülmeye başlandığı ve böylece İspanyol düğüm tekniğinin İslam halı sanatına girdiği ifade edilmektedir. 8-9 yüzyıl Uygur duvar resimleri ve minyatürlerinde görülen bazı halı tasvirlerindeki desenlerin keçe ürünlerde görülen desenlerle aynı olduğu ve bu yüzden tasvirlerde halı olduğu zannedilen yaygıların aslında keçe olabileceği ileri sürülmektedir. Mısırda bulunan örneklerin dışında 6. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar düğümlü halı tarihinde ikinci büyük boşluk söz konusudur (Yetkin 1991, Tekçe 1993, Aslanapa 1997a). Bu aradan sonra halı sanatına ait en önemli buluntular 13.yüzyılda Selçuklu devrinde Anadolu'da görülmektedir (Öney 1992). El dokusu halı İslam kültür ortamına ve Anadolu'ya 11. yüzyılda Selçuklular döneminde bozkır sanatının bir armağanı olarak girmiş ve batıya doğru yayılmıştır. Kurt Erdmann Safaviler döneminde şahların ömürlerinin büyük bir bölümünü çadırda geçirdiklerini belirterek,göçer yaşamı ile halı üretimi arasındaki sıkı ilişkinin vurgulanması gerektiğini belirtmektedir (Özbel 1949a, Kuban 1993).
Türk el dokusu halı sanatı tarihinde ilk defa düzenli ve sürekli bir gelişmenin başlangıcı; 1905 yılında Konya Aleaddin Camiinde Anadolu Selçuklularından kalan orijinal, Gördes düğüm tekniği ile dokunmuş, üçü bütün ve beşi parça halinde olmak üzere 8 halının bulunması ile olmuştur. İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesinde sergilenen bu Selçuklu halıları 15 m2 'ye varan büyük boylarda olup ,renk ve desen yönünden oldukça zengindir. El dokusu halıcılığın diğer İslam ülkelerine yayılması, Türklerin batıya doğru ilerlemesiyle ilgilidir. 11. Yüzyıldan itibaren Horasandan inerek İran'a hakim olan Selçuklular, düğümlü halı tekniğini bütün Yakındoğu'ya tanıtmışlardır. Ancak İran Selçuklularının hakim olduğu devrede 11-12. yüzyıl halıları günümüze kadar gelememiştir. Selçukluların Anadolu'ya gelmeden önce yaptıkları halılardan hiçbiri günümüze kadar gelememiştir. Ancak bulunan bazı Çin rulolarında görülen halı tasvirleri bunların varlıkları hakkında bilgi vermektedir (Yetkin 1984).
1990 yılında başlayan yeni keşif ve araştırmalarla birlikte, Tibet'te 4 adet eski hayvan figürlü halı bulunmuştur. Bu halılar 13. yüzyıl ortalarına tarihlendirilmiş olup Anadolu'dan geldikleri ve Eski Anadolu Selçuklu halılarına benzedikleri ifade edilmektedir. Tibet Budist manastırlarından gelerek dünya müzeleri ve özel koleksiyonlarca astronomik fiyatlarla satın alınan bu halılarda "hayvan içinde hayvan " diyebileceğimiz figürler yanında, bir tanesinde ileri derecede stilize insan yüzleri bulunduğu belirtilmektedir (Aslanapa 1997b).
14-15. Yüzyıl minyatürlerinde görülen halı tasvirlerinin, bu devirde dokunduğu tahmin edilen orijinal halıların en güzel örnekleri olduğu tahmin edilmektedir. Bu halı tasvirlerinde görülen geometrik şekiller ve kufi yazılı bordürler Konya halılarının motif özellikleri ile aynıdır (Yetkin 1991, Aslanapa 1997a).
13.       yüzyıl sonlarına doğru Anadolu'dan geçen ünlü Venedikli gezgin Marko Polo, Anadolu'da dokunan halılardan övgüyle söz etmekte ve başlıca merkezler olarak Konya , Sivas ve Kayseri'yi göstermektedir. Marko Polo 'dan kısa bir süre sonra
14.                     yy'ın            başlarında , Anadolu'da seyahat eden Tanca'lı İbni Batuta , bir çok İslam ülkelerine Anadolu'dan Konya ve Aksaray'dan halı ihraç edildiğini yazmaktadır. Selçuklu halıları bazı araştırmacılar tarafından, ortaya çıkarıldıkları yerler göz önüne alınıp çeşitli gruplara ayrılarak incelenmişlerdir. Buna göre başlıca Selçuklu halıları ve bu halıların belirgin özellikleri şu şekildedir (Önder 1966, Yetkin 1991, Dölen 1992).

23 Ağustos 2011 Salı

TÜRK EL DOKUSU CAMİ HALI SANATI TARİHÇESİ


Türklerde el dokusu halıcılığın tarihçesini Türk Sanat Tarihi ve Kültürü içerisinde incelemek ve değerlendirmek gerekmektedir. Türk kültürünün sanatsal duyarlılığını doğrudan yansıtması açısından , bozkır göçerinden bu yana kesilmeden süregelen en önemli tek sanat geleneği el dokusu halıcılıktır. Türk sanatının kaynağına inebilmek , Türklerin en eski çağlarda yaşamış oldukları bölgelerde inceleme yapılmasına bağlıdır. Coğrafi açıdan bakıldığında ,Türk sanatının başlangıcından günümüze kadar olan devre içerisinde, eski dünyamn üç büyük kıtasına yayıldığı görülmektedir. Türk sanatının doğduğu, ilk adımlannı attığı ve geliştiği yer Orta ve îç Asya'dır. Bu nedenle Türk sanatı tarihi çalışmalarında Asya boyutu dikkatle incelenmelidir. Çünkü kurum, ilke ve teknikler bu bölgelerde oluşmuş, İslamiyet'ten önceki ve sonraki devirlerde Suriye,

Irak , Mısır, Kafkasya, Kırım, Doğu Avrupa ve Balkanlar' a uzanmıştır (Çoruhlu 1998).
Fiziki coğrafya açısından bakıldığında, Orta Asya sıra dağlar, çöller, bozkırlar ve yaylalardan meydana gelmiş, 35 ile 55. enlemler arasında yer alan geniş bir sahadır. Türkiye'nin de içinde bulunduğu ve "halı kuşağı" adı verilen bu bölgede Türk kavimleri yaşadığından buraya Türkistan da denilmekte ve Eski Persler'in yine bu bölgeye Turan adı verdikleri bilinmektedir. Bugün siyasi yönden Türkistan'ın büyük bir kısmı Bağımsız Devletler Topluluğu'na dahil olup, Doğu Türkistan ise Çin Halk Cumhuriyeti devletinin sınırları içindedir.
Orta Asya bozkırının kültür kronolojisine İsa'nın doğumundan beş bin yıl öncesine inerek başlamak gerekmektedir. Mezolitik Çağda (Yontma Taş Devri) Orta Asya'da buzlar çekilmiş, bataklıklar ve göller meydana gelmiş, geniş ormanlar oluşmuş ve iklim ılımanlaşmıştı. Bu devirde Sibirya ormanlarında yaşayan topluluklar ateşi kullanmayı öğrenmişler,küçük hayvanları evcilleştirmişler, meyvelerden yararlanmaya başlamışlar, avcılık ve balıkçılıkla uğraşmışlardır. Bu kültür insanları saplı büyük baltalar kullanarak ağaçlan kesmeyi ve içini oyarak kanolar yapmayı öğrenmişlerdir.
Mezolitik Çağı izleyen Neolitik Çağ (Cilâlıtaş Devri) kültürü Orta Asya'da Mançurya'dan Hazar Denizi kıyılarına kadar yayılmıştır. Bu çağın ilk defa M.Ö.V . ve II . bin yılları arasında Doğu Türkistan ve Moğolistan'da geliştiği tahmin edilmektedir (Diyarbekirli 1972). Neolitik Çağ , insanoğlunun kültürel evriminde yepyeni bir aşama olan Temel Beslenme Devrimine öncülük etmiş olması açısından önemlidir. Söz konusu olan devTİm, insanın artık yiyeceklerini avcı-toplayıcıhkla elde etmeyi bırakıp, milyonlarca yıldır ilk kez kendisi yetiştirerek üretmesi anlamına gelmektedir. Bu üretim tarzı, toprağın ekilip biçilmesini içeren tanmsal etkinliklerin ve hayvan yetiştiriciliği ile cins ıslahı tekniklerini içeren hayvancılık etkinliklerinin keşfedilmesine dayanmaktadır. İnsan bundan böyle belirli bir yerde yerleşmek zorunda kalmıştır. Tarihte ilk kez sağlam ve dayanıklı yapılar kurmak gereksinimi doğmuştur.
Hasattan sonra ürünlerini korumak amacıyla yapılan sağlam ambar ve korunaklardan esinlenerek ,kendi barınaklarını da daha işlevsel ve dayanıklı biçimde kurmaya başlamışlardır. Buğday ve arpa tanmının yapılıyor olması bunların pişirilmesi için daha elverişli mutfak eşyası gereksinimini birlikte getirmiş ve sonuçta çömlekçilik gelişmiştir. İnsan evriminde çığır açan bu yeniliğin bugünkü Filistin'de Erivan vadisinde başladığı sanılmaktadır. Bunun yanında Neolitik Çağ toplulukları yaptıkları araç gereçlere perdah ve cila uygulayan ilk insan grupları olarak tarihe geçmişlerdir (Wells 1994).
Batı Türkistan'da Aşkabat yakınında bulunan Anav Bölgesi İç Asya'nın en eski kültürünü barındırmakta olup, Paleolitik Çağın (eski yontma taş devri) avcı-göçer yaşamının izleri görülmekte ve bu kültür dört devreye ayrılmaktadır.
Birinci devre M.Ö. 4500 yıllarında başlamakta ve M.Ö. 3000' in sonlarına kadar devam etmektedir. Rus arkeologları tarafından Harezm'den Kuzey Sibirya'nın ormanlık bölgelerine kadar yapılan kazılarda elde edilen bu devre ait bulgular insanlığın uygarlık alanındaki gelişmesinin ilk basamağını tanıtması açısından önemlidir. Kazılar sonucu bu devrede İç Asya'nın bazı bölgelerinde tarım ve hayvancılığın başladığı, iplik bükme ve dokumanın bilindiği, topraktan eşyalar yapıldığı öğrenilmiştir. Moğolistan'ın güneyinde ve
Çin' de neolitik kültürün etkisiyle çömlekçiliğin önem kazandığı ve bu dönemin özellikleri arasında pişmiş topraktan kapların içleri siyaha dışları kırmızıya boyanarak kullanıldığı ifade edilmekte, ayrıca ilkel bezemelerle birlikte "sgrafıto tebliği "nin de kullanıldığı görülmektedir. Pişmiş topraktan yapılan kadın takıları ile boyalı çömleklerin yapılışları arasında ortak yönler olduğu belirtilmektedir.
Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 yıllarında güneyde Amu-Derya Deltası'nda ve Harezm' de Tolstov tarafından Kelteminar Kültürü şeklinde adlandırılan yepyeni bir kültür ortaya çıkmıştır. Harezm'in en erken uygarlık akımları bu kültür ile başlamaktadır. Aşkabat civannda siyah ve kırmızı çömlek yapan ve dokumacılıkla uğraşan Anav'lı çiftçilerin de bu topluluğa büyük etkisi olduğu ifade edilmektedir.
Kelteminar Kültürü insanları balıkçılık ve avcılık yapan yerleşik topluluklardır. Bu kültürün çömlekleri ile Çin'de, Kansu'da, Honan'da ve Ukrayna'da bulunan örnekler arasında ortak yönler olduğu belirtilmektedir.
Bundan sonraki ikinci devre M.Ö. III. bin ile II. binin, bin yedi yüze kadar olan bölümünü kapsamakta ve Afcmasievo Kültürü olarak bilinmektedir. Sibirya' da Bronz Çağı ile ilgili en önemli bilgileri veren bu bölge kendinden önceki diğer bölgelerde olduğu gibi adını Yenisey Havzası'nda bir siteden almıştır. Bu kültürün yalnız mezarları tanınmakta olup, kazılarda ortaya çıkarılan kırmızı ya da beyaz bantlı basit çömlekler renk ve teknik özellikler bakımından İran' da Susa ve Sialk gibi Yakındoğu kültürleri ile Anav Kültürünü hatırlatmaktadır.
Bunu izleyen yerleşik ve göçebe yaşamını birlikte sürdüren toplumlara ilişkin bir Bronz Çağı kültürünün verileri Urallar'la Yenisey-Altay Bölgesi arasında saptanmıştır. M.Ö. 1700 ile 1200 yılları arasında yine Sibirya' da başlayan bu yeni kültür adını Yukarı Yenisey'deki Andronovo sitesinden almaktadır. Madenleri eriterek işlemeyi öğrenen, yaygın şekilde binicilikle uğraşan, insanları savaşçı ve göçebe olan Andronovo Kültürü kalıntıları; şekillendirilmiş bakır eşyalardan ve kuvvetli aristokrasi yönetimine işaret eden taş levhalarla kaplanmış mezar gruplarından oluşmaktadır. Bu kültürün mensupları Altaylar'da ve Tanrı Dağlan'nda Hun dönemine, hatta Göktürk Çağı'na kadar gelmişlerdir.
Bazı sanat tarihçiler bu kültür insanlarını Türk ırkının prototipi olarak kabul etmektedir.
Yenisey' in Karasuk Kolu üzerinde bulunan ve öncekilere oranla daha gelişmiş bir metalürji bilgisine sahip olan Karasuk KültüriV nün ortaya çıkması ile Andronovo devri sona ermiştir. Altaylar'da ise bu kültür bir müddet daha hüküm sürmüştür.
Karasuk Kültürünün Kuzey Çin ile ilişkileri olduğu saptanmıştır. M.Ö. 1200-700 yılları arasında tarihlenen yerleşmiş Karasuk Kültürü verileri, bir önceki kültüre oranla daha fazla miktarda olduğu gözlenen, taş levhalarla kaplanmış mezarlardır.
Ortaya çıkan bu mezarlardan nüfusun oldukça artmış olduğu anlaşılmaktadır. Mezarlarda bulunan insan kalıntılarının kimi uzanmış, kimi çömelmiş pozisyonda gömülmüş, kimileri de yakılarak külleri gömülmüştür. Mezarların yanında üsluplaşmış, insan yüzlü, oymalı kamalar ile ok başları bulunmuştur.
Maden olarak hala bakır ve bronz kullanılmaktadır. Altaylar ve Tanrı Dağları'nda çok tanınan ve sonradan Saka ve Hun sanatında da görülen Hayvan Üslubunun burada doğduğu ve geliştiği bilinmektedir. Karasuk Devri'nde Orta Asya tarihinin karakterini değiştirecek toplumsal ve ekonomik yapıda değişiklikler ortaya çıkmış, bozkır toplumları yeniden göçebe yaşamına geçmişlerdir (Diyarbekirli 1972, Kuban 1993).
Bu devirden sonra genel olarak Atlı Kültürü adı da verilen, M.Ö. VI. yy. ile M.Ö.II-I. yy. arasında Güney Sibirya'da Tagar gölü ve adasının adını taşıyan Tagar Kültürü, Altaylar' da iseMayemir bozkırının adını taşıyan Mayemir Kültürü hüküm sürmüştür (Diyarbekirli 1972 ,Çoruhlu 1998).
Böylece M.Ö. VII. Yüzyıla kadar Avrasya bozkır kuşağında birbirlerini izleyen ve bozkır çevresindeki Yakındoğu ve Çin ile ilişkileri saptanan bir yerleşik kültürler etkinliği söz konusudur. Bazı sanat tarihçiler bu kültürlerin Türk olarak tanımlanabilecek toplumlarla ilişkisi olabileceğini ve genellikle Türklerin Anayurdu olduğu konusunda kesin bir yargıya varılmış olan Altay Bölgesi'nin de bu kültür alanının genel coğrafi sınırları içinde olduğunu belirtmektedir (Kuban 1993).
Genel atlı kültürü içinde kendilerine özgü bir anlayış, örf ve adetleri ile yaşayan, en önemlisi Türkçe konuşan, tarihin bugüne kadar kaydettiği en eski Türk uruklarından biri, Avrupalıların Hım adını verdikleri, Çinliler' in ise Hiımg-mı dedikleri topluluktur. Hunlar'ın ilk yerleşim yerleri bugünkü Moğolistan' dan Altaylar' a kadar uzanan topraklar üzerinde bulunmaktadır. Hunlar hakkında ilk tarihi kaynak M.Ö. 318 yılında Hunlar ile Çinliler arasında yapılan bir anlaşmaya dayanmaktadır.
Türk Sanatı'mn kaynaklarına inerken, Hunlar'ın günlük göçer yaşam tarzlarını incelemek gerekmektedir. Hunlar'da boyların çekirdeğini kan akrabalığına dayanan aile oluşturmakta ve aileye ocak adı verilmekte, geniş aileler varlıklı oluşlarına göre, birkaç çadırı bir araya kurarak birlikte yaşamakta ve bu küçük topluluğa avul denilmekte, birkaç avul topluluğunun oluşturduğu kitleye oba ya da oymak, bir araya gelmiş oymaklara boy, boyların oluşturduğu topluluğa uruk denmekte ve urukların birleşmesiyle budun yada millet kavramları ortaya çıkmaktaydı.
 Çin kaynaklarından edinilen bilgilere göre Hunlar 24 uruktan oluşmakta ve toplulukların başında mutlaka başbuğ adı verilen idareciler bulunmaktaydı. Hunlar'ın yerleşik oldukları bölgelerde yapılan kazılar sonucunda, evcil hayvanlar arasında atın ön planda yer aldığı belirtilmektedir. Binicilikten başka at sürülerini beslemelerinin bir diğer nedeni de etinden, sütünden ve derisinden yararlanmalarıdır.
At derisinden, omuza atılan pelerin ve kayış yapıldığı gibi hayvan koşumlarının yapımında da yararlanılmaktaydı. Şibe, Katanda, Başadar, Berel, Tüekta, Pazırık ve Noin Ula kurganlarında atların gömüldüğü bölümlerden eğerler, koşum takımları ve eğer altı örtüleri gibi bir çok atla ilgili buluntular ortaya çıkarılmıştır (Diyarbekirli 1972).
Bulgular arasında, bir yüzey süsleme tekniği olan eğri kesim tebliği ile yapılmış, koşum takımlarını süsleyen ahşap kabartmalar, ağaçtan oyma heykeller ve dekoratif sarkıtlar yer almaktadır.
Eğri kesim tekniği Hunlar' dan bu yana İslami döneme kadar bütün İç Asya'daki Türk urukları arasında yaygınlaşmış ve yüzyıllarca uygulanmıştır.
Atlı kültürü içinde daima tetikte, hazır bir durumda bulunmalarını sağlayan en önemli unsur barınaklardır. Pazırık kurganlarından çıkan buluntulardan sonra, Hunlar'ın bu devirde barınak olarak birkaç çeşit çadır kullandıkları ortaya çıkmıştır. Çadıra keregii, kerekü, yurd ya da kibitka adı verildiği ve bir ahşap konstrüksüyon olan karkasın üzerini örtmek için keçe ya da enlemesine dokunmuş ve çift kat dikilmiş bezler örtüldüğü belirlenmiştir. Hun topluluklarındaki kadınlar ve kızların tüm zamanlarını kolan dokuma, keçe yaygı yapımı, yapağı ve yün boyama, iplik bükme, kumaş dokuma ve halı dokumacılığı yaparak geçirdikleri ifade edilmektedir. Böylece Türkler'in dünya medeniyetine bir hediyesi olan el dokusu halıcılığın ilk izlerine bu devirde rastlanmaktadır.
Dokunan halıların çadırın zemininde yer yaygısı, çadır kapısı ve eyer altı örtüsü olarak kullanıldığı belirtilmektedir. Turfan bölgesindeki duvar resimlerinden, üzerinde yatmak ve üste yorgan olarak örtmek amacıyla da kullanıldığı anlaşılmaktadır. Otağ ve saray halıları ile sıradan kişilerin kullandıkları ev halıları arasında kesin bir ayrılığın olduğu ifade edilmektedir (Ögel 1991).
Çadınn tam ortasında ateş yakılan ve kutsal sayılan bir yer bulunduğu, bu yerin arkasında yaşlı erkekler ve misafirler için ayrılmış tör (baş köşe) adı verilen şeref köşesinin yer aldığı, bu köşenin nakışlı keçeler ve ince bir zevkle dokunmuş halılarla döşendiği, Ocakçı adı verilen bu halıların 2-3 metre ebadında dokunduğu ve yalnız zengin göçebe topluluklarında, özellikle oymak başkanının misafir kabul ettiği çadırlarda kullanıldığı görülmektedir.
İç Asya' da rastlanan göçebe çadırlarında genellikle dip halısı, salaç, giyirmek, çarpay vb. şeklinde adlandırılan 2.80x1.60 m. büyüklüğünde ve daha küçük hah örneklerine rastlanmıştır. Bu ebatların üstündeki halıların yapım ve kullanım açısından göçebe yaşam tarzına aykırı olduğu ifade edilmektedir. El dokusu halı tezgahlarında ayrıca çadır duvarlarına asılmış ya da yere konan araç gereç heybesi ve çuvallar, büyük deve heybeleri ve at heybelerinin de dokunduğu bilinmektedir (Diyarbekirli 1972, Ögel 1991).
Göçebe Türk toplulukları hem kullandıkları eşyaları hem de süsleme aksesuarlarını tamamıyla yetiştirdikleri hayvanların yünlerinden yararlanarak yapmışlardır. Yün, günlük yaşamda kullanılacak; elbise, çadırın üstünü örten ve çadırın tabanına serilen keçe, çorap, çadırın içinde kullanılacak kumaş, kilim ve halı gibi çeşitli dokumalar ile çadırla ilgili diğer gereçlerin yapımında kullanılan, her an ellerinin altında olan, kolaylıkla elde edilebilen önemli bir hammaddedir.
İhtiyacın dışında geleneksel olarak da el dokumacılığı ve el dokusu halıcılıkla uğraşılmıştır. Örneğin: kızların çeyizlerine koymak üzere belli miktarda keçe, kımız tulumu, halı, kilim, cicim, çanta, heybe, torba dokunması bir zorunluluktur (Saynaç 1965a, Diyarbekirli 1972).
Keşfedilen Hun kurganlarından elde edilen bulguların hemen hepsinde Türk boylarının tarih boyunca dini inançları, ölü gömme töreleri ve geleneklerinin izlerine rastlanmaktadır. Örneğin: Ortaçağın sonunda Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan, İran ve Anadolu' da bulunan bazı Oğuz boylarının mezarları üzerine at ve koç heykellerini dikme adeti ve hatta evlerinin çatısını taşıyan ahşap direklere koç boynuzu işleme geleneği Hun Dönemi'nden beri süre gelen kurban sunma geleneğine oldukça benzetilmektedir. Günümüzde bile, Anadolu'nun doğusunda bazı bölgelerde evlerinin kapısına koç kafası asma geleneğinin devam ettiği görülmektedir.
Halen, Oğuz boylannın yaşadığı bütün bölgelerde ve İç Asya'daki Türkler arasında hah, kilim, cicim, sili, sumak vb. kalın dokumalarda ve keçelerde çeşitli şekillere bürünmüş koç boynuzu motifleri karşımıza çıkmaktadır.
Hun sanatımn en önemli eserlerini Doğu Altaylar' da, Balıklı göle 80 km. mesafedeki Ulagan ırmağı kıyısında, Pazırık vadisinde, Çin devletinin kuzey batısında, Ordos'da, bugünkü Moğolistan'da, Noin-Ula'da ve Güney Sibirya' da çıkan buluntular oluşturmaktadır.
Altay Dağları'nda ilk arkeolojik kazılar 1860-1880 yılları arasında Avusturyalı Türkbilimci Wilhelm Radloff tarafından yapılmıştır. Radloff ilk araştırmaları sırasında Katanda kurganını ortaya çıkarmış daha sonra Güney Altaylar' da Berel bozkırında bir kurgan daha bulmuştur. Bu kurganlardan at kalıntıları, süslü koşum takımları ve eyerler, kürklü giyecekler ile ipekli kumaşlar bulunmuştur.
1925 yılında Kozloff'un yaptığı kazılarda Selenga nehrinin Baykal gölüne aktığı yerin yakınındaki Noin-Ula bölgesinde 3 grup halinde bulunan 212 kurganın Asya Hunlar'ına ait olduğu saptanmıştır. Bundan sonra Griaznov'un 1927 yılında Ursula ırmağı kıyısındaki Şibe'de ortaya çıkardığı kurganda mumyalanmış cesetler, at koşum takımları, giyim aksesuarları, tahta üzerine ince altın kaplama takılar ortaya çıkarılmıştır. Bulgular Katanda ve Tüekta mezarlarında bulunan eserleri andırmakta ve Dış Moğolistan' da, Noin-Ula' da, Şibe'de, Pazırık ve Başadar'da ele geçirilen sanat eserleriyle ortak yönleri olduğu ifade edilmektedir.
1924 yılında keşfedilen ve 1929 yılında Griaznov ve Rudenko'nun ortak yönetimlerinde kazılara başlanan Altay Dağları'nın Pazırık bölgesindeki Hun kurganlarının açılması önemli bir gelişme olarak tarihe geçmiştir. İkinci dünya savaşı nedeniyle ara verilen çalışmalar 1947-1948 yılları arasında Rudenko'nun yönetiminde tekrar başlatılmış ve Pazırık bölgesindeki vadilerde, açık bozkırlarda serpili bulunan 40 kadar kurgan ortaya çıkarılmıştır. Pazırık kazıları atlı kültürü ve sanatı üzerinde bilgi sahibi olmamızı sağlayan önemli verilerdir.
Bütün önemli arkeolojik bulgular anıtmezar diyebileceğimiz kurganlardan elde edilmiştir. Göçer inançları öteki dünyaya büyük önem vermekte ve yeniden dünyaya gelişe inanılmaktadır ve bu inanç da mezar yapılarının önemini arttırmıştır. Kurganların boyutları her kültürde olduğu gibi kişilerin sosyal statüleri ile orantılı olarak büyümektedir. Kurganlar o dönemden kalan tek yapı tipi olması ve yapı teknolojisi konusunda bilgi vermesi açısından önemli kaynaklardır.
Genelde kurgan, bir çukur içine yapılmış bir ağaç mezar odasından ve onun üstüne yığılarak meydana getirilmiş bir küçük tepecikten oluşmaktadır.
Pazırık, Noin-Ula, Başadar ve diğer kurganların en büyük özelliği yapılmalarından hemen sonra içeri dolan yağmur ve kar sularını donmasıyla buzlar arasında kalan mumyalanmış cesetler ile gömülen eşyaların zamanımıza kadar bozulmadan kalmış olmasıdır. Bu nedenle erken dönem Türk sanat eserleri günümüze ulaşmış ve bu eserler müzelerde sergilenebilmiştir (Saynaç 1965b, Kuban 1993).
Başadur kurganından çıkarılan İran düğüm tekniği ile dokunmuş, çok küçük bir halı parçası ile 5. Pazırık kurganından çıkarılan dünyanın en eski el dokuma halısı olan, Orta Asya hah sanatının üslup ve tekniğini en iyi şekilde aksettiren pazırık halısı çok değerli örneklerdir ve halıcılık tarihi açısından oldukça önemlidir. Pazırık halısının bugün İç Asya' da yaşayan Türkmen dokumacılığının çıkış noktalarından biri olduğu ifade edilmektedir. Buzul haline gelmiş bir kurgan odasında mumyalanmış bir insan, at, dört tekerlekli bir araba ve çeşitli ev eşyaları arasında bulunan hah ilk defa 1953 yılında tanıtılarak çok geniş ilgi uyandırmıştır .
Kurganların yağmaya uğramasından dolayı kronolojik sıra günümüzde de tam olarak belirlenememiştir. Kazıları yöneten Rudenko ve Tamara Talbot Rice, Pazırık halısını İskitlere mal ederek M.Ö.V. yüzyıla, Ghirsman ve Bussagli ,M.Ö.IV.-III. yüzyıllara tarihlendirmişler, bazı araştırmacılar ise M.Ö.300 ile İsa'nın doğumu arasındaki yıllarda dokunmuş olabileceğini belirtmişlerdir. J .Zick ise halının M.Ö.V. yüzyılda Susa ve Frigya arasında herhangi bir merkezde yapılmış olabileceğini,sanat geleneklerinin Kuzeybatı İran'ı işaret ettiğini ileri sürmüştür.
Bununla beraber bir çok araştırmacı, ölülerin gömülme adetleri, mumyalanmış ölülerin tipleri ve Altay bölgesinin tarihi ile komşu kurganlarda çıkan diğer eserleri karşılaştırarak, halının Asya Hunlar'ına ve M.Ö.in.-II. yüzyıllara tarihlendirilmesinin daha doğru olacağını belirtmişlerdir (Aslanapa 1997a).
Pazırık halısının kareye yakın dikdörtgen biçiminde olup 1.89x2.00 m. (3.78 m2 ) boyutlarında Gördes düğüm tekniği ile dokunmuş olduğu tespit edilmiştir. Motiflerin açık ve anlaşılır bir şekilde zemine yerleştirilebilmesi için 1 dm2 ende 120 çözgü teli, 1 dm2 boyda ise 3600 ilmek olacak şekilde dokunduğu, bu kalitede bir halıyı dokuyabilmek için temiz bir yapağıdan 2 defa bükülmüş çok ince yün ipliği kullanıldığı ve halının hav boyunun 2 mm olduğu ifade edilmiştir. Halının her çift çözgü teline bir sıra yün ilme takılıp üzerine 3 sıra atkı ipi atıldığı belirtilmiştir (Diyarbekirli 1972,Tekçe 1993).
Bu en eski göçebe halısının ikisi geniş, üçü dar olmak üzere 5 bordürden oluştuğu, birinci geniş bordürde piyade ve süvari motifleri, 2 . geniş bordürde geyik motifi, iç ve dış dar bordürlerde grifón motifleri, orta bordürde çiçek motiflerinin yer aldığı ve zeminin 6x4 biçiminde sıralanan 24 kare halinde yıldız biçimli çiçeklerden oluştuğu ve dama tahtasına benzediği görülmektedir.
Leningrad Hermitaj Müzesi'nde sergilenmiş olan halının zemini kırmızı renkli olup kareler içindeki lotus çiçeği motifleri sarı renklidir. Bu çiçeklerde koyu kahverengi lekeler ve ince lacivert damarlar göze çarpmaktadır. Her bir kenarda altışar geyik motifi bulunmakta ve dişi geyiklerin sürü halinde birbirini izledikleri geniş su açık mavi renkte; geyik gövdelerinin kırmızı renkte; boynuzlar, gözler, virgül biçimli motifler, kuyruk ve tırnakların sarı renkte dokunduğu dikkati çekmektedir. (Şekil 2.1).


Şekil 2.1.Pazırık halısını süsleyen geyik motifi.
Geyik motifi, Orta Asya göçebe sanatında çok rastlanan bir motif olup, Ordos bölgesinde bulunan Hun kemer tokalarında da sıkça görülmektedir.
Dar bordürdeki kırmızı renkli grifonların başı arkaya çevrilmiş olup açık gagalarından dilleri görülmekte, kafaları yukarıya kalkık durmakta, koyu lacivert olan kanat ve kuyrukları kare içine tamamen yerleşmektedir (Şekil 2.2).




Şekil 2.2.Pazırık halısında yırtıcı hayvan gövdesi ile yırtıcı kuş başından oluşmuş kanatlı efsanevi hayvan.
Halının en geniş bordüründeki acele ediyor gibi görünen piyadeler ve atlılar birbirlerini bir yöne doğru takip etmektedir. Bu tek sırayı izleyen topluluk geyiklerin tam ters yönünde ilerlemektedir. Burada bir iki piyadenin atların yanında yürüdükleri görülürken, bazıları da atlara binmiş olarak sırayı takip etmektedirler (Şekil 2.3).